Kaç Kez Ölürüz?
Değerli okurlarım,
İnsan hayatı boyunca kaç kez ölür? Toplum genelinde ölüm; kalbin durduğu, nefesin kesildiği ve bedenin toprağa kavuştuğu o anla sınırlandırılır.
Oysa insanı sadece biyolojik bir organizma değil; duygusu, konumu, etkisi, ahlakı ve geride bıraktığı iz olan bütünsel bir varlık olarak ele aldığımızda, asıl ilk darbenin beden toprağa girmeden çok önce vurulduğunu görmez miyiz?
İnsan aslında üç kez ölür ve her bir aşama, varoluşun farklı bir boyutunun vedası değil midir?
İlk ölüm, henüz fiziksel canlılık devam ederken gerçekleşir. Bir insanın toplumdaki ve ailesindeki yerini, nüfuzunu, yetkisini ve üretim gücünü kaybetmesi; bulunduğu konumdan itilip adeta bir kenarda atıl, gereksiz ve yük olan bir madde gibi beklemesidir.
Bu ölüm, insanın sağlığını yitirmesiyle birlikte kendi hayatına yabancılaşmasıyla derinleşir. Yıllarca tırnaklarıyla kazıyarak kurduğu kendi evine, kendi yuvasına bile sığamaz, orada rahatça hareket edemez hâle gelir. Bir zamanlar alın teriyle edindiği, "benim" dediği tüm mal mülk, sanki artık kendisine ait değilmiş gibi hissettirilir.
Kendi kazandığı varlığın içinde bir yabancıya, kendi düzeninde bir fazlalığa dönüşmüştür. Sözünün dinlenmediği, varlığının hissedilmediği, bir zamanlar yön verdiği hayatın dışına itildiği an başlar bu süreç. Bedenen nefes alıp vermektedir ama eylemsizliğe, etkisizliğe ve çaresizliğe mahkûm edilmiştir. İnsanın kendi gözünde ve toplum nazarında işlevini, itibarını ve aidiyetini kaybetmesi; biyolojik ölümden çok daha sancılı, yaşayan bir ruhi felaket değil midir?
Ardından gelen ikinci ölüm ise bildiğimiz o kaçınılmaz fiziki sondur: Bedenin canlılık alametlerini tamamen kaybetmesi, nefesin kesilmesi ve toprağa defnedilmesi... Ancak tam da bu aşamada çok çarpıcı bir toplumsal ikiyüzlülük yaşanmaz mı?
Görünüşte bir yas, bir hüzün atmosferi hâkimdir. Oysa taziye evlerinde dağıtılan yemekler, ikram edilen tatlılar ve helvalar; adeta ifade edilemeyen, dile getirilemeyen gizli bir kurtuluşun ve rahatlamanın simgesi değil midir?
Birinci ölümde zaten kenara atılmış, işlevsizleşmiş, kendi evinde bile bir yük ve fazlalık gibi hissettirilmiş o bedenin ortadan kalkması, geride kalanlarda üstü örtük bir hafifleme yaratır. Dağıtılan o tatlılar, aslında birinci ölümle "fazlalık" hâline getirilen insanın, ikinci ölümle nihayet ortadan kalkışının bastırılmış, üzeri kapatılmış toplumsal bir kutlaması değil midir?
Ve nihayet en son, en nihai durağa ulaşırız: Üçüncü ölüm. Burada mesele sadece bir ismin zamanla unutulması değildir. Bir insanın adının kötü işlerle özdeşleşmesi, imza attığı kötülüklerin "Ne fena işler yaptı" cümleleriyle kuşaktan kuşağa taşınması ne kadar ağır ve kötü bir durumsa; bir insanın hayatını tamamlamasının ardından arkasında bıraktığı o hayırlı izlerin silinmesi, insanların ona sunduğu "İyi bir insandı" şahitliğinin bitmesi de en az onun kadar büyük bir varoluşsal hezimettir.
Geride kalan o hoş sedanın ve iyiliklerin zamanın erozyonuna uğrayarak yok olmasıdır asıl üçüncü ölüm. Bir insanın adı yeryüzünde artık hiç kimse tarafından duayla, sevgiyle ve minnetle anılmaz olduğunda, o insan yeryüzü hafızasından ve insanlığın gönlünden tamamen silinmiş sayılmaz mı?
İşte zihnimi kurcalayan asıl mesele, ikinci ölümün kaçınılmazlığı değil. Asıl gayretimiz; vakit varken birinci ölüme mahkûm olmadan yaşayabilmek ve vakit dolduğunda, geride nesiller boyu kötülükle değil, insanlığın yürekten teslim olacağı o derin "hoş seda"yı bırakabilmek değil midir?













Yorumlar